09-19-2008, 10:05 PM
En son 'Cesaretin Var mı Aşka' adlı dizi ile izleyicinin karşısına çıkan oyuncu Engin Altan Düzyatan, son yıllarda genç kızların gözdesi. Düzyatan, Harper's Bazaar dergisine kendisini anlattı..
'Ruhsar', 'Yeditepe İstanbul', 'Koçum Benim', 'Kampüsistan', 'Kızlar Yurdu' 'Sevgili Dünürüm' ve en son 'Cesaretin Var mı Aşka?' gibi dizilerde rol alan, 'Cennet', 'Beyza'nın Kadınları' ve 'Kalbin Zamanı' gibi sinema filmleri ile izleyicinin karşısına çıkan 1979 doğumlu Engin Altan Düzyatan son yıllarda genç kızların gözdesi. Yakışıklılığı, serseri tavırları ve başarılı oyunculuğu ile herkesi kendine hayran bırakan Düzyatan, bir yandan da DOT adlı tiyatroda sahneye çıkıyor...
* Hangi dizide oynarsanız oynayın, üzerinize bir 'sorunlu çocuk' etiketi yapıştırılıyor. Zap yaparken dizilerinden birine rastladığımda, sizi hep bir başkası tarafından azarlanırken buluyorum. Gerçek hayatla ne kadar bağdaşıyor bu?
Bunun biraz dış görünüşle alakası var sanırım. Ben çocukluğumda bile çok normal giyinen, normal davranan biri değildim. Mahallenin fırlaması durumu her zaman vardı. Birine bağımlı yaşamamayı, tek başına yaşamayı seviyorum. Bu bir süre sonra yaşam biçiminiz haline gelince, dışarıdan bakıldığında çok da sevimli bir tipleme çizemiyorsunuz. Eli yüzü düzgün, efendi gibi görünmüyorum. Bu özelliğinden dolayı, bir yapımcı sana bu yönde bir rol verdiğinde de gerisi geliyor. Sonraki işlerinde, yapımcılar çok fazla düşünmeden sana yine bu rolü veriyorlar.
* Aslında gizliden gizliye romantik yanı da var o rollerin. Oradan kurtarıyor olabilirsiniz...
Evet, o da işin dengeleyici bir tarafı. Hani, serseri mi, ne denir bu tip adamlara... Böyle adamlar romantik olur. İlle de kadına karşı bir romantizmden bahsetmiyorum, yaşama karşı duyulan romantizm bu. Zaten bu bakış açısı onları yalnızlığa ve özgür yaşamaya iter.
* Küçüklüğünüzden itibaren başınız çok belaya girdi mi?
Galiba biraz öyleydim. O zamandan beri Karşıyaka taraftarıyım, hâlâ değiştirmedim. O dönemlerde de ağır bir holigan durumum vardı yani! O zaman da tribünle ilgilenirdim. Bu bile insanı biraz öyle yaşamaya itiyor. Çok küçük yaşta yurtdışına çıkınca, daha da rahat oldu benim için her şey. Bir de ailem beni çok rahat yetiştirdi, bu faktörü de unutmamalıyım. Ailenin en küçük çocuğu olunca biraz özgür bırakılıyorsun sanırım. Ailemdeki herkes avukat, işletme, iktisat gibi mesleklerdeyken ben oyuncu oldum.
* İdealist tiyatro oyuncuları televizyon dizilerinde oynamayı reddedip, sadece tiyatro diyorlar ya, siz nasıldınız?
Üniversite dönemlerinde, benim de daha idealist olduğum bir çağ var. Sadece tiyatro, sadece tiyatro yaşantısı... Popart her şeye karşı olma durumu... Popüler olan her şey gelişmemize engel olabilir ve sonunda da gelişimimiz durur inanışı vardı.
* Sonra ne oldu?
Sonra gerçeklerle yüz yüze geliyorsunuz. Aslında oyunculuk adına ideallerin çok yüksek, ama bu yüksek idealleri sadece tiyatroculuk yaparak gerçekleştirmene imkan yok. Nasıl bir idealizm üzerine gidebilirsin ki? İdealist şeyler yapacaksan, ilk önce kendini tanıtman lazım. Yine ideallerim var, ama bu sefer tiyatro ideallerim değil, oyuncu ideallerim var.
* Türkiye'nin en farklı tiyatro grubunda oyunculuk yapmanız da bu idealistliğin bir göstergesi olabilir mi?
Okul bittikten sonra çok az tiyatro yaptım, çünkü tiyatro yapma konusunda idealisttim (gülüyor). Kenter Tiyatrosu'yla klasik anlamda bir şeyler yaptım ve bu sanatı çok özlediğimi fark ettim. Birkaç arkadaş birleşip, tiyatro kurmayı, kendi istediğimiz şeyleri oynamayı düşündüğümüz bir dönemde, seyirci olarak DOT'a gittim. 'Böcek' adlı oyunu izledim ve çok etkilendim. Böyle bir grubun olması, Murat Daltaban'ın böyle bir takım kurmuş olması beni şaşırttı. Bir yıl kadar sonra, 'Kürklü Merkür'ün senaryosu geldi önüme. Arkadaşlarınla grup kurup, ideallerin için koşturmana gerek yok, çünkü bunu senin için yapan birileri var önünde.
* Bilmeyenler için, 'Kürklü Merkür' hakikaten çok sert ve çok karanlık bir oyun. Rol icabı birbirinize çok sinirleniyor, hatta kavga derecesine vardırıyorsunuz olayı. Oyun bitince nasıl kendinize gelebiliyorsunuz?
Hiçbirimiz makine değiliz, hepimiz çok farklı ruh halleriyle oyuna gidiyoruz ve çok gergin bir oyun oynuyoruz. O yüzden, ilk okuduğumda kendimi toparlamam iki saatimi aldı. Prova sürecinde yaklaşık iki ay birbirimizden kopamadık. Sonra da iş bir tempoya oturuyor. Oyun günü biri daha neşeli, biri daha gergin, biri daha sıkılmış bir şekilde tiyatroya gelebiliyor. İşte oyunculuğun güzel yanı da bu, ne olursa olsun iyi iş çıkıyor.
* Hayatınız da devam ediyor tabii ki. Nasıl bir yaşam sizinki? Sizi sabaha karşı bar çıkışlarında mı görmemiz daha muhtemel yoksa aynı saatlerde bir arkadaşınızın evinde kutu oyununu toplarken mi?
İkisi de çok kolay değil. Çok evcil bir durumum yok. Sabahları bar çıkışında görmek de çok mümkün değil. Kendime ayırdığım çok fazla zamanım yok şu sıralar. Sabahları spora gidiyorum. Başka bir şeye vakit kalmıyor. Onun dışında da görmediğim arkadaşlarımın yanına gidiyorum. Arkadaş çevrem neredeyse ben oraya giderim. Gitmeyi özellikle sevdiğim kulüp yok. Hayat o boş günümde ne getiriyorsa, onu yapıyorum. Çok sistemli değil yani.
* Kadına yaklaşır mısınız yoksa karşıdan mı beklersiniz?
Sonuçta bu karşılıklı bir histir. Gidip kendim tanışamam pek. Hiç tanımadığım birinin yanına gidip, "Merhaba ben Altan," diyemem. Hâlâ söyleyemem bunu.
* Çok beğendiniz diyelim, hiç ortak tanıdık da yok...
Eh, o zaman gidilir tabii. İçki alırken falan, ufak bir laf atarım. Ama sadece çok zorda kaldıysam yapabilirim.
* Kadınları tavlarken de oynar mısınız?
Yok, oynamam. Biri ya da bir şey olamam. Sonuçta bir kadından etkilendiğin zaman, kimyasal olarak vücudunda bir hareket sistemi oluşur. Bu hareket sisteminde, beğendiğim birkaç hareket var tabii ki. Ama özellikle yapılmış şeyler değil bunlar. Onun baktığını hissettiğin anda bir şey yaparsın, güzel gülersin, o sistemde birkaç bir şey yaparsın. Ama onlara özel yapmıyorum, kimya bu. Ama tam o hareketler içindeyken bana baktıysa çok sevinirim tabii.
* Kendinizi evlenecek bir adam gibi görüyor musunuz?
Evet, eğer kendimi birine kaptırırsam kapatılmaya açığım.
* Oralardan topladığın bir şeyler var mı?
İkinci el mağazaları gezip kılıç topluyorum.
* Zor olmuyor mu getirirken?
Zor oluyor. Dönüşteki gümrük görevlileri bir garip bakıyor açıkçası.
* Basında çıkan her görüntünde boynunuzda bir şal görülüyor. Şal takıntınız var sanırım...
O, aslında boğazımı korumak için sardığım bir aksesuvardı. Öyle başladı her şey. Ses gitmesin, koruyayım istedim ama sonra merak oldu. Hatta neredeyse fetiş noktasına vardı.
* Şal haricinde neler almayı seversiniz?
Özel şeyleri, ilginç kıyafetleri severim ama marka bağımlılığım yok. İhtiyacım olduğu zaman alışveriş yaparım. İkinci el dükkanlarından deri ceket almayı severim. Yaşanmışlığı olan şeyleri seviyorum. Bir de son zamanlarda yelek takıntısı başladı...
* Nedir sizin 'çok şık' anlayışınız?
Aslında bunun basit bir matematiği var. En uç nokta nedir? Ya frak giyersin ya da siyah takım elbise. Onları giyebilirim ama ayakkabısını farklı giyerim. Mafya ayakkabısı ya da spor ayakkabı giyerim. Galiba bu konuda biraz süslüyüm.
Kaynak : Sabah
'Ruhsar', 'Yeditepe İstanbul', 'Koçum Benim', 'Kampüsistan', 'Kızlar Yurdu' 'Sevgili Dünürüm' ve en son 'Cesaretin Var mı Aşka?' gibi dizilerde rol alan, 'Cennet', 'Beyza'nın Kadınları' ve 'Kalbin Zamanı' gibi sinema filmleri ile izleyicinin karşısına çıkan 1979 doğumlu Engin Altan Düzyatan son yıllarda genç kızların gözdesi. Yakışıklılığı, serseri tavırları ve başarılı oyunculuğu ile herkesi kendine hayran bırakan Düzyatan, bir yandan da DOT adlı tiyatroda sahneye çıkıyor...
* Hangi dizide oynarsanız oynayın, üzerinize bir 'sorunlu çocuk' etiketi yapıştırılıyor. Zap yaparken dizilerinden birine rastladığımda, sizi hep bir başkası tarafından azarlanırken buluyorum. Gerçek hayatla ne kadar bağdaşıyor bu?
Bunun biraz dış görünüşle alakası var sanırım. Ben çocukluğumda bile çok normal giyinen, normal davranan biri değildim. Mahallenin fırlaması durumu her zaman vardı. Birine bağımlı yaşamamayı, tek başına yaşamayı seviyorum. Bu bir süre sonra yaşam biçiminiz haline gelince, dışarıdan bakıldığında çok da sevimli bir tipleme çizemiyorsunuz. Eli yüzü düzgün, efendi gibi görünmüyorum. Bu özelliğinden dolayı, bir yapımcı sana bu yönde bir rol verdiğinde de gerisi geliyor. Sonraki işlerinde, yapımcılar çok fazla düşünmeden sana yine bu rolü veriyorlar.
* Aslında gizliden gizliye romantik yanı da var o rollerin. Oradan kurtarıyor olabilirsiniz...
Evet, o da işin dengeleyici bir tarafı. Hani, serseri mi, ne denir bu tip adamlara... Böyle adamlar romantik olur. İlle de kadına karşı bir romantizmden bahsetmiyorum, yaşama karşı duyulan romantizm bu. Zaten bu bakış açısı onları yalnızlığa ve özgür yaşamaya iter.
* Küçüklüğünüzden itibaren başınız çok belaya girdi mi?
Galiba biraz öyleydim. O zamandan beri Karşıyaka taraftarıyım, hâlâ değiştirmedim. O dönemlerde de ağır bir holigan durumum vardı yani! O zaman da tribünle ilgilenirdim. Bu bile insanı biraz öyle yaşamaya itiyor. Çok küçük yaşta yurtdışına çıkınca, daha da rahat oldu benim için her şey. Bir de ailem beni çok rahat yetiştirdi, bu faktörü de unutmamalıyım. Ailenin en küçük çocuğu olunca biraz özgür bırakılıyorsun sanırım. Ailemdeki herkes avukat, işletme, iktisat gibi mesleklerdeyken ben oyuncu oldum.
* İdealist tiyatro oyuncuları televizyon dizilerinde oynamayı reddedip, sadece tiyatro diyorlar ya, siz nasıldınız?
Üniversite dönemlerinde, benim de daha idealist olduğum bir çağ var. Sadece tiyatro, sadece tiyatro yaşantısı... Popart her şeye karşı olma durumu... Popüler olan her şey gelişmemize engel olabilir ve sonunda da gelişimimiz durur inanışı vardı.
* Sonra ne oldu?
Sonra gerçeklerle yüz yüze geliyorsunuz. Aslında oyunculuk adına ideallerin çok yüksek, ama bu yüksek idealleri sadece tiyatroculuk yaparak gerçekleştirmene imkan yok. Nasıl bir idealizm üzerine gidebilirsin ki? İdealist şeyler yapacaksan, ilk önce kendini tanıtman lazım. Yine ideallerim var, ama bu sefer tiyatro ideallerim değil, oyuncu ideallerim var.
* Türkiye'nin en farklı tiyatro grubunda oyunculuk yapmanız da bu idealistliğin bir göstergesi olabilir mi?
Okul bittikten sonra çok az tiyatro yaptım, çünkü tiyatro yapma konusunda idealisttim (gülüyor). Kenter Tiyatrosu'yla klasik anlamda bir şeyler yaptım ve bu sanatı çok özlediğimi fark ettim. Birkaç arkadaş birleşip, tiyatro kurmayı, kendi istediğimiz şeyleri oynamayı düşündüğümüz bir dönemde, seyirci olarak DOT'a gittim. 'Böcek' adlı oyunu izledim ve çok etkilendim. Böyle bir grubun olması, Murat Daltaban'ın böyle bir takım kurmuş olması beni şaşırttı. Bir yıl kadar sonra, 'Kürklü Merkür'ün senaryosu geldi önüme. Arkadaşlarınla grup kurup, ideallerin için koşturmana gerek yok, çünkü bunu senin için yapan birileri var önünde.
* Bilmeyenler için, 'Kürklü Merkür' hakikaten çok sert ve çok karanlık bir oyun. Rol icabı birbirinize çok sinirleniyor, hatta kavga derecesine vardırıyorsunuz olayı. Oyun bitince nasıl kendinize gelebiliyorsunuz?
Hiçbirimiz makine değiliz, hepimiz çok farklı ruh halleriyle oyuna gidiyoruz ve çok gergin bir oyun oynuyoruz. O yüzden, ilk okuduğumda kendimi toparlamam iki saatimi aldı. Prova sürecinde yaklaşık iki ay birbirimizden kopamadık. Sonra da iş bir tempoya oturuyor. Oyun günü biri daha neşeli, biri daha gergin, biri daha sıkılmış bir şekilde tiyatroya gelebiliyor. İşte oyunculuğun güzel yanı da bu, ne olursa olsun iyi iş çıkıyor.
* Hayatınız da devam ediyor tabii ki. Nasıl bir yaşam sizinki? Sizi sabaha karşı bar çıkışlarında mı görmemiz daha muhtemel yoksa aynı saatlerde bir arkadaşınızın evinde kutu oyununu toplarken mi?
İkisi de çok kolay değil. Çok evcil bir durumum yok. Sabahları bar çıkışında görmek de çok mümkün değil. Kendime ayırdığım çok fazla zamanım yok şu sıralar. Sabahları spora gidiyorum. Başka bir şeye vakit kalmıyor. Onun dışında da görmediğim arkadaşlarımın yanına gidiyorum. Arkadaş çevrem neredeyse ben oraya giderim. Gitmeyi özellikle sevdiğim kulüp yok. Hayat o boş günümde ne getiriyorsa, onu yapıyorum. Çok sistemli değil yani.
* Kadına yaklaşır mısınız yoksa karşıdan mı beklersiniz?
Sonuçta bu karşılıklı bir histir. Gidip kendim tanışamam pek. Hiç tanımadığım birinin yanına gidip, "Merhaba ben Altan," diyemem. Hâlâ söyleyemem bunu.
* Çok beğendiniz diyelim, hiç ortak tanıdık da yok...
Eh, o zaman gidilir tabii. İçki alırken falan, ufak bir laf atarım. Ama sadece çok zorda kaldıysam yapabilirim.
* Kadınları tavlarken de oynar mısınız?
Yok, oynamam. Biri ya da bir şey olamam. Sonuçta bir kadından etkilendiğin zaman, kimyasal olarak vücudunda bir hareket sistemi oluşur. Bu hareket sisteminde, beğendiğim birkaç hareket var tabii ki. Ama özellikle yapılmış şeyler değil bunlar. Onun baktığını hissettiğin anda bir şey yaparsın, güzel gülersin, o sistemde birkaç bir şey yaparsın. Ama onlara özel yapmıyorum, kimya bu. Ama tam o hareketler içindeyken bana baktıysa çok sevinirim tabii.
* Kendinizi evlenecek bir adam gibi görüyor musunuz?
Evet, eğer kendimi birine kaptırırsam kapatılmaya açığım.
* Oralardan topladığın bir şeyler var mı?
İkinci el mağazaları gezip kılıç topluyorum.
* Zor olmuyor mu getirirken?
Zor oluyor. Dönüşteki gümrük görevlileri bir garip bakıyor açıkçası.
* Basında çıkan her görüntünde boynunuzda bir şal görülüyor. Şal takıntınız var sanırım...
O, aslında boğazımı korumak için sardığım bir aksesuvardı. Öyle başladı her şey. Ses gitmesin, koruyayım istedim ama sonra merak oldu. Hatta neredeyse fetiş noktasına vardı.
* Şal haricinde neler almayı seversiniz?
Özel şeyleri, ilginç kıyafetleri severim ama marka bağımlılığım yok. İhtiyacım olduğu zaman alışveriş yaparım. İkinci el dükkanlarından deri ceket almayı severim. Yaşanmışlığı olan şeyleri seviyorum. Bir de son zamanlarda yelek takıntısı başladı...
* Nedir sizin 'çok şık' anlayışınız?
Aslında bunun basit bir matematiği var. En uç nokta nedir? Ya frak giyersin ya da siyah takım elbise. Onları giyebilirim ama ayakkabısını farklı giyerim. Mafya ayakkabısı ya da spor ayakkabı giyerim. Galiba bu konuda biraz süslüyüm.
Kaynak : Sabah
