07-05-2008, 11:52 AM
Sinemaseverler bu hafta yeni bir süper kahramanla tanışıyor: Hancock. Ancak, içip içip parklarda sızan, kahramanlık yapayım derken ortalığı kırıp geçiren, depresyonda bir süper var bu kez karşımızda.
Süper kahramanlar neden süperdir? Çünkü, hiçbir şeyden korkmazlar, hiçbir şey canlarını yakamaz. Onlar çelik gibi iradeleriyle yaşanan bütün sıkıntıların üzerinde durup, kendilerini izleyen kalabalıklara umut olmayı ve yol göstermeyi sürdürürler. Yoksa neden süper kahraman olsunlar ki.
Ancak, ABD'de 11 Eylül saldırılarının ardından en çok yara alan mitlerden birisinin "süper kahraman" ideolojisi olduğundan mıdır bilinmez, son dönemde depresif süper kahramanlar gündemde. Sam Raimi'nin yönettiği "Örümcek Adam"; Chiristopher Nolan'ın "Batman"i kimliklerini sorgulayan süper kahramanları da anlatıyordu.
Aslında bu bir tür kimliğin yeniden inşası. Amerika'da 11 Eylül saldırıları ile birlikte yerle bir olan "süper kahraman" algısının yeniden tasarlanması. Türün son örneklerinde (İnanılmaz Aile, Batman, Örümcek Adam) kahramanın bir tür geri çekilmesi ve kendisini yeniden tanımladıktan sonra zor durumda kalan Amerika'yı kurtarmak için geri dönüşü anlatılıyor.
Bütün bunlar bambaşka bir yazının konusu olabilir pekâlâ ama bu hafta vizyona giren süper kahraman "Hancock"un diğerleri gibi dertleri yok. O bizzat süper kahraman olma hadisesinden fazlasıyla sıkılmış. Sokaklarda yatan, sürekli içki içen, gerekmedikçe kahramanlık yapmayan ve yapmak zorunda kaldığı anlarda ise çevresindekilere mutlaka bir zarar veren Hancock, aslında binlerce yıldır süren hayatını sorgulamaktadır.
Bütün süper kahramanlar gibi yalnız yaşamak zorunda olan Hancock, insanlar ondan uzak durdukça benzer bir refleks göstermiş ve sorumsuz birisi olup çıkmıştır. Ta ki, yine birilerinin hayatını kurtarmak zorunda kalırken tanıştığı Ray karşısına çıkıncaya kadar. Başarısız projelerini şirketlere yutturmaya çalışan Ray, derbeder bir hale düşmüş süper kahramanı görünce onun toplum karşısındaki imajını düzeltme görevini kendisinde buluyor ve Hancock'u ikna ediyor.
İmaj her şey demektir
Süper kahraman bile olsanız, hele de ABD'de yaşıyorsanız kendinizi kamuoyuna sevdirmek için mutlaka bir halkla ilişkiler uzmanına ihtiyacınız vardır. Ray, Hancock'u kamuoyunun istediği gibi hazırlamayı ve onu baştan yaratmayı başarıyor. Aslında bu anlamda, basbayağı anarşist bir süper kahraman olan ve bu haliyle de ilgiyi fazlasıyla hak eden Hancock, film içinde geçirdiği değişimle diğer süper kahramanlarla aynı çizgiye geliyor. Yani bir anlamda insani duyguları olan, onlar gibi refleksler gösterebilen ve canı istediğinde kahramanlık yapan Hancock böyle bir göreve adeta mecbur kalıyor. Böylece, kahramanımızın özgün hikâyesi filmin ilk yarısından itibaren sıradanlaşıyor.
Süper süperin kurdudur
Ama yine de filmin heyecanından bir şeyler kaybettiğini söylemek zor. Hancock'un zaman zaman eğlenceli hale gelen dönüşüm sürecinin sonunda sürpriz bir biçimde ikinci bir süper kahramanın ortaya çıkışı ve ikisi arasındaki bağ hikâyeye yeni bir boyut katıyor. İki süperin "ne seninle ne de sensiz" şeklinde özetlenebilecek binlerce yıla dayanan öyküsü hakkında fazla ipucu sahibi olmasak da anlatılan kısmı ilgiyi hak ediyor.
Filmin yönetmeni Peter Berg'e sıranın ancak yazının sonlarına doğru gelmiş olmasının nedeni ise filmin yapımcıları arasında yer alan Michael Mann ve Will Simth isimleri. Mann'ın "Collateral" isimli filminde de rol alan Berg için şimdilik "emanetçi" yönetmen diyebiliriz. Ama filmin Will Smith, Charlize Theron ve Jason Bateman'dan oluşan oyuncu kadrosuyla bu konuda sıkıntı yaşadığı söylenemez.
Kadavra
Marc Schölermann'ın yönettiği filmin konusu şöyle: Tıp öğrencisi Ted Gray (Milo Ventigmiglia) okulunu birincilikle bitirir. Ülkenin en prestijli patoloji programlarından birine katılmaya hak kazanır. Son derece yetenekli olan Ted, kısa sürede programın elit ve ayrıcalıklı stajyer doktorlarının dikkatini çeker. Bu ekip Ted'i kendi gruplarına davet eder. Yeni arkadaşları merakını uyandırır. Bu sayede hiç beklemediği bazı sırları keşfeder. En mükemmel ve tanı konulması imkânsız cinayeti kim işleyecektir?
Aşkzede
Nicholas Stoller'in yönettiği filmde Jason Segel, Kristen Bell, Mila Kunis ve Russell Brand başrollerde. Televizyon yıldızı sevgilisi tarafından terk edilen Peter kendisini toparlamak için Hawaii'deki Oahu Adası'na giden Peter, otele kaydını yaptırırken hayatının daha da büyük kâbusuyla karşılaşır. Eski sevgilisi Sarah da oradadır. Üstelik tek başına değildir ve yeni sevgilisi İngiliz rocker Aldous Snow ile birlikte aynı otelde kalmaktadır.
Kung-fu Panda
Mark Osborne ve John Stevenson'un birlikte yönettiği filmin Türkçe seslendirmelerini yapanlar arasında, Okan Yalabık, Köksal Engür, Deniz Uğur, Müşfik Kenter ve Altan Erkekli gibi isimler yer alıyor. Tutkulu, irikıyım ve biraz da sakar bir panda olan Po, yaşadığı çevredeki en fanatik Kung Fu hayranıdır. Hiç beklemediği bir anda eski bir kehanetin gereğini yerine getirmek için görevlendirilince Po'nun hayalleri gerçeğe dönüşür. O artık idolleri olarak gördüğü efsanevi Öfkeli Beşli'nin yanında Kung Fu dünyasına katılmıştır.
Alıntıdırlar
Süper kahramanlar neden süperdir? Çünkü, hiçbir şeyden korkmazlar, hiçbir şey canlarını yakamaz. Onlar çelik gibi iradeleriyle yaşanan bütün sıkıntıların üzerinde durup, kendilerini izleyen kalabalıklara umut olmayı ve yol göstermeyi sürdürürler. Yoksa neden süper kahraman olsunlar ki.
Ancak, ABD'de 11 Eylül saldırılarının ardından en çok yara alan mitlerden birisinin "süper kahraman" ideolojisi olduğundan mıdır bilinmez, son dönemde depresif süper kahramanlar gündemde. Sam Raimi'nin yönettiği "Örümcek Adam"; Chiristopher Nolan'ın "Batman"i kimliklerini sorgulayan süper kahramanları da anlatıyordu.
Aslında bu bir tür kimliğin yeniden inşası. Amerika'da 11 Eylül saldırıları ile birlikte yerle bir olan "süper kahraman" algısının yeniden tasarlanması. Türün son örneklerinde (İnanılmaz Aile, Batman, Örümcek Adam) kahramanın bir tür geri çekilmesi ve kendisini yeniden tanımladıktan sonra zor durumda kalan Amerika'yı kurtarmak için geri dönüşü anlatılıyor.
Bütün bunlar bambaşka bir yazının konusu olabilir pekâlâ ama bu hafta vizyona giren süper kahraman "Hancock"un diğerleri gibi dertleri yok. O bizzat süper kahraman olma hadisesinden fazlasıyla sıkılmış. Sokaklarda yatan, sürekli içki içen, gerekmedikçe kahramanlık yapmayan ve yapmak zorunda kaldığı anlarda ise çevresindekilere mutlaka bir zarar veren Hancock, aslında binlerce yıldır süren hayatını sorgulamaktadır.
Bütün süper kahramanlar gibi yalnız yaşamak zorunda olan Hancock, insanlar ondan uzak durdukça benzer bir refleks göstermiş ve sorumsuz birisi olup çıkmıştır. Ta ki, yine birilerinin hayatını kurtarmak zorunda kalırken tanıştığı Ray karşısına çıkıncaya kadar. Başarısız projelerini şirketlere yutturmaya çalışan Ray, derbeder bir hale düşmüş süper kahramanı görünce onun toplum karşısındaki imajını düzeltme görevini kendisinde buluyor ve Hancock'u ikna ediyor.
İmaj her şey demektir
Süper kahraman bile olsanız, hele de ABD'de yaşıyorsanız kendinizi kamuoyuna sevdirmek için mutlaka bir halkla ilişkiler uzmanına ihtiyacınız vardır. Ray, Hancock'u kamuoyunun istediği gibi hazırlamayı ve onu baştan yaratmayı başarıyor. Aslında bu anlamda, basbayağı anarşist bir süper kahraman olan ve bu haliyle de ilgiyi fazlasıyla hak eden Hancock, film içinde geçirdiği değişimle diğer süper kahramanlarla aynı çizgiye geliyor. Yani bir anlamda insani duyguları olan, onlar gibi refleksler gösterebilen ve canı istediğinde kahramanlık yapan Hancock böyle bir göreve adeta mecbur kalıyor. Böylece, kahramanımızın özgün hikâyesi filmin ilk yarısından itibaren sıradanlaşıyor.
Süper süperin kurdudur
Ama yine de filmin heyecanından bir şeyler kaybettiğini söylemek zor. Hancock'un zaman zaman eğlenceli hale gelen dönüşüm sürecinin sonunda sürpriz bir biçimde ikinci bir süper kahramanın ortaya çıkışı ve ikisi arasındaki bağ hikâyeye yeni bir boyut katıyor. İki süperin "ne seninle ne de sensiz" şeklinde özetlenebilecek binlerce yıla dayanan öyküsü hakkında fazla ipucu sahibi olmasak da anlatılan kısmı ilgiyi hak ediyor.
Filmin yönetmeni Peter Berg'e sıranın ancak yazının sonlarına doğru gelmiş olmasının nedeni ise filmin yapımcıları arasında yer alan Michael Mann ve Will Simth isimleri. Mann'ın "Collateral" isimli filminde de rol alan Berg için şimdilik "emanetçi" yönetmen diyebiliriz. Ama filmin Will Smith, Charlize Theron ve Jason Bateman'dan oluşan oyuncu kadrosuyla bu konuda sıkıntı yaşadığı söylenemez.
Kadavra
Marc Schölermann'ın yönettiği filmin konusu şöyle: Tıp öğrencisi Ted Gray (Milo Ventigmiglia) okulunu birincilikle bitirir. Ülkenin en prestijli patoloji programlarından birine katılmaya hak kazanır. Son derece yetenekli olan Ted, kısa sürede programın elit ve ayrıcalıklı stajyer doktorlarının dikkatini çeker. Bu ekip Ted'i kendi gruplarına davet eder. Yeni arkadaşları merakını uyandırır. Bu sayede hiç beklemediği bazı sırları keşfeder. En mükemmel ve tanı konulması imkânsız cinayeti kim işleyecektir?
Aşkzede
Nicholas Stoller'in yönettiği filmde Jason Segel, Kristen Bell, Mila Kunis ve Russell Brand başrollerde. Televizyon yıldızı sevgilisi tarafından terk edilen Peter kendisini toparlamak için Hawaii'deki Oahu Adası'na giden Peter, otele kaydını yaptırırken hayatının daha da büyük kâbusuyla karşılaşır. Eski sevgilisi Sarah da oradadır. Üstelik tek başına değildir ve yeni sevgilisi İngiliz rocker Aldous Snow ile birlikte aynı otelde kalmaktadır.
Kung-fu Panda
Mark Osborne ve John Stevenson'un birlikte yönettiği filmin Türkçe seslendirmelerini yapanlar arasında, Okan Yalabık, Köksal Engür, Deniz Uğur, Müşfik Kenter ve Altan Erkekli gibi isimler yer alıyor. Tutkulu, irikıyım ve biraz da sakar bir panda olan Po, yaşadığı çevredeki en fanatik Kung Fu hayranıdır. Hiç beklemediği bir anda eski bir kehanetin gereğini yerine getirmek için görevlendirilince Po'nun hayalleri gerçeğe dönüşür. O artık idolleri olarak gördüğü efsanevi Öfkeli Beşli'nin yanında Kung Fu dünyasına katılmıştır.
Alıntıdırlar